Daha önce buraya “Aç bırakmayacağız ya” yazıp meydan okumuştum. O meydan okumadan 3 hafta sonra tek derdi gerçekten açlık olan, el kadar, buruş buruş, çırpı bacaklı minik dünyaya geldi ve hatta bu dünya üzerindeki 40 gününü tamamladı. Bizim bu kırk günde yaşadıklarımız her yeni anne-baba-bebeğin yaşadıklarının benzeri. Emzir, altını temizle, gazını çıkar, kusmuğunu sil, emzir, güldü mü bu? haa, gaz çıkartıyormuş, kusmuğunu sil, ellere bak minicik ya, altını aç, emzir, emzir, bence büyümeyecek bu, gazını çıkar, büyümesin bence ya, kusmuğunu sil, emzir, ne demek sana benziyor, ayol resmen ben, emzir… Bir nevi Kutsal döngü!

Gebeliğin özel bir dönem olduğunu kabul edip, kendimi akışına bırakıp erken doğumla sonuçlanan son bir hafta dışında çok hareketli ve keyifli bir 36 hafta geçirmiştim. Lakin lohusalık farklı bir kafaymış arkadaş! El kadar bebek, hormonlar ve yakınlar (!) sağlı sollu girişiveriyorlarmış insana.

Bir kere ne kadar okursanız okuyun, ne kadar başkalarının tecrübelerini dinlemiş olursanız olun bu döneme hazırlanmış olmanız imkansızmış. Çünkü her bebek kendi kurallarıyla geliyormuş dünyaya. Çünkü daha önce yaşadığınız herhangi birşeye benzemiyormuş bu dönem. Çünkü o sizin kendi kabuğunuzda yaşadığınız hayatınız birden herkesin müdahalesine açık kamusal bir alan oluveriyormuş.

İki kişi çıktığınız eve üç kişi dönmeniz gerçekten çok büyük bir değişim. Ben en çok bu değişimden ötürü zorlanacağımı sanıyordum. Ama öyle olmadı. Sanki bebek hep bizimleymiş gibi anında adapte oldum. Yani o hep korkutulduğum geceleri uyuyamamak, saat başı emzirmek, sürekli endişe halinde olmak, dışarı çıkamamak, kusmuk içinde kalmak, resmi kaka bekçisi olmak felan ne şanslıyım ki zorlamadı beni. Zorlayan şey hiç beklemediğim alandan geldi tabii ki: “Duygusal bağ”

Gece dörtte sırt kaslarımın iflası eşiğinde emzirmeye çalışırken bebeği karşıma alıp dakikalarca baktım bir gece. İçimin dolup taşmasını, boğazımın düğümlenmesini, gönül tellerimin titremesini bekledim. Çünkü onu ben doğurmuştum. Çünkü tüm hayatımı değiştirmiştim. Çünkü başka hiçkimse için feda etmediğim uykularıma veda etmiştim. Çünkü acı çekmekten korkup kulağını bile deldiremeyen ben , çığlıklar attıran göğüs ucu yaralarına rağmen saat başı emzirmiştim. Mık diyince fırlamış hık diyince sırtını sıvazlamıştım. Olmadı. Bakıştığımız o dakikaların sonunda sırt ağrısına dayanamayıp beşiğine bıraktım.

O gün uyuduğum kısacık anlarda kara kara rüyalar gördüm. Kendimi başarısız, duygusuz, aldatılmış gibi hissediyordum. Sanki vücudumun bi yerinde bir boşluk açılmıştı ve onu dolduracak her neyse bir türlü gelmiyordu. Eve gelen ziyaretçiler hiç durmadan ‘Nasıl gidiyor annelik?’ diye soruyor, bense bağıra bağıra ‘Biliyor musun ben hiç birşey hissetmiyorum’ demek istiyordum.

Allah kimseyi google’ a derdini yazıp aratacak kadar çaresiz bırakmasın. Ertesi günüm doğum sonrası depresyon yazıları okuyarak geçti.

Sonra baktım bu iş tam da yazılanlar gibi normal hayatımı etkilemeye başladı. Kızım dedim, bu iş google ile çözülmeyecek. Çünkü okuduğum diğer kadınlar bu gibi durumlardan bahsediyor ama sonra bunun birgün geçtiğini yazıyorlardı. İyi de ne oluyordu da geçiyordu? Hapı mapı bişisi mi vardı? Sihirli değnek olayları mı dönüyordu?

Çok güvendiğim bir arkadaşımı arayıp, nefes almadan durumumu anlattım. O da aynı şeyi söyledi, lohusasın ya diye cümleye başlayacak oldu, tam da bir lohusaya yakışır şekilde telefonu yüzüne kapattım.

Aradan karabasan dolu birkaç gün daha geçti. Eğlenmeye giden arkadaşlar ‘Bilmem sen de gelir misin?’ diye beni de çağırdılar. Lohusasın demedikleri için tamam dedim, gelirim. Irmak’ ı anneme bırakıp gittim.

3 saat sonra geri döndüğümde Irmak’ ı kapıya bakarken buldum. ‘Sen gittiğinden beri bu böyle kapıya bakıyor’ dedi annem. Dedim, ‘Anne, ne diyorsun?’ Bir de kucağıma aldım ki küçücük elleriyle yakama yapışıverdi. Ah dedim, gönül telleri gerçekten varmış, gerçekten içimde bi yerler titredi. Sabaha kadar uyandıkça koklayıp, ‘Ay sen beni çok mu özledin?’ diyip durdum. Seni değil, memeyi özledi diyen lohusa cinlerini dinlemedim.

doğum

O sabah içimdeki boşluğun yavaş yavaş kapandığını hissettim. Sonra o güldükçe, ellerini uzattıkça doldu içim. Ben de böylelikle sevginin bambaşka bir halini öğrendim.

Benim lohusa hikayem çok mutlu değil ama çok doyurucu idi. Anne olmak bir vasıf değil ama bir kadının yaşayabileceği en doyurucu şey. Kendini keşfetmenin en güzel yolu. Bir sıfattan çok ötesi.. Abartmadıkça çok keyifli.

Okumayanlar için özet: Lohusaları seviniz efendim.

PS: Yazıyı 40 günlükken yazıp, 3 aylıkken paylaşmak anneliğin şanındandır.

Önceki yazı için tıklayınız….

Sevgiler

Burcu

 

Yorum Yaz